Cuma, Mayıs 18, 2012

duraksamış an'ım

0 teşebbüs
hava yağmurlu, eve varana kadar 23 dakika yürüyeceğim.neyse ki sabahtan tedarikliyim bugün, şemsiyem yanımda. normalde şemsiye taşımam pek ben, bütün kış toplasan 10 kere anca kullanılmıştır şemsiyem. en son kullandığımda ters döndüğünü,kapatıp ıslana ıslana yürüdüğümü hatırlıyorum. şemsiyeyi açıyorum, 4 5 dakika sonra yağmur diniyor. gerçi hala ilkbahar mevsimindeyiz ama ben bu yağmurlara yaz yağmuru diyorum. yaz yağmuruna çok şarkılar, öyküler yazılmış, en güzel film sahnelerine başrollük etmiş.

yaz yağmuru düşer durur yüreğime

kısa süreli,biter bitmez berraklığını hissettiren cinsten bir arındırıcı yaz yağmuru.şimdi dindi, gökyüzü ise gri renkte. eğer güneş açsaydı ardından gökkuşağı denen tacını takacaktı, 

olsun ben gri gökyüzünü apayrı severim.

böyle deyince yadırgarlar genelde, siz de yadırgadınız mı? 

gri kasvetmiş, rengi yokmuş, solukmuş, silikmiş... mutsuz edermiş yani, yorarmış, bir bakıma bir tür cezaymış. gri gökyüzünü tanımıyorlar, tanısalardı içindeki iyi çocuğu göreceklerdi,tanısalardı aslında yumuşacık yüreğiyle karşılaşacaklardı. belki de tanısalardı, daha önceki düşüncelerinden pişman olup, gönlünü almaya çalışacaklardı. 

gri gökyüzü şiirin kağıttan doğaya yansımış hali gibi, mısraları olan, kafiyesi, hece ölçüsüyle 4x4'lük bir şiir. şiire düşkün olduğumdan da değil, edebiyatın en az ilgimi çeken kısmı çoğu zaman aslında. kalıba sokularak hafif de süsleyerek anlatılanlardansa; dümdüz, samimiyetle anlatılanlardan daha çok hoşlandığımdan belki. ya da pek de muvaffak olamayacağımı düşündüğümden... ne de olsa bir kere denemişliğim var, şiirin sonunda kadını öldürmüştüm. bir erkeğin dilinden yazmıştım nedense, şiiri onlara daha çok yakıştırdığımdan sanırım. kadının beyaz renkli elbisesine kadar her şey zihnimde belli, dönüp dururken, ben bunları cümle haline getirip, ardı ardınca yazıp, kıtalar dolusu şiir yazmaya çalışıyordum. sonra bu işin çok yorucu olduğuna karar verdim ve şiir yazmayı o gün bugündür denemeyecek kadar erteledim.

gri gökyüzü bana hazır yazılmış, materyali doğa ve 5 duyu organımdan olan bir şiir sunuyor. her zaman doğru okuyabiliyor muyum bilmiyorum ama o her seferinde üşenmeden tekrar tekrar yazıyor.

hem güneşli sarı havaların aksine daha çok kaldırıp başımı, bakabiliyorum yeryüzüne. yeryüzü, bu kadar gökyüzü anlatmışken etrafa yeryüzü seviyesinden bakıyor olmak var bir de tabi. 

neyse, ne diyorduk, yürümek alışkanlık işi. ben yürürken genelde ne tam karşıya bakarım ne de ayak ucuma doğru.yere bakarım yani. yerde olan biteni görürüm bu yüzden. yerde o kadar çok salyangoz var ki, basmamak için zikzaklar çiziyorum. yağmurdan sonra bir sürü böcek gibi salyangozlar da yollara dökülür bilirim küçüklükten. geçtiğim yollar sayısız salyangozlarla dolu. gözardı ettiğim bir ayrıntı salyangoz genelde. bana çocukluğumu hatırlatan, kabuğuna çekilmiş, deniz kabuğundan ayırt edemeyip elime almaktan çok korktuğum bir canlı. büyük salyangozu elinize alıp biraz kurcalarsanız, elde büyük dezenfeksiyonlara rağmen kolay kolay gitmeyen bir koku bırakıyor. bu canlı hep gözümden kaçmış benim, yaşadığı yer nasıldır, neler yapar, ne yer ne içer, hafızamdaki tüm bilgileri yokluyorum. ciltteki izlerin tedavisinde kullanılıyor salgısı hakkında sahip olduğum tek bilgi. gözümü çevirdiğim noktalarda salyangoza rastlıyorum. küçükleri bazı bitkilere yapışık yaşıyor. üzerine salyangoz yapışmış bir meyveyi yiyemem mesela. düşünüyorum,düşünüyorum, bu canlı hep gözümden kaçmış.

bu sırada çok sevdiğim bir şarkı çalıyor. aslında çok sevdiğim denemez henüz yeni karşılaştım. ama o kadar güzel başlıyor ki, dinlemeye doyamıyorum. girişi güzel olan şarkılar çalmaya başladığında, sanki içimde notalar var da titremeye başlıyormuş gibi hissediyorum. ne yüz ifadem ne de hareketlerimde bir değişiklik oluyor, sanki bir orkestraya içerisini göstermeyen bir kalıp geçirilmiş, o da bedenim olmuş gibi. gerçi içteki kıpırtıya orkestra demek haksızlık mı oldu biraz. o kadar güzel söylüyor ki söyleyen. ben onun yerinde olsam hiç durmadan şarkı söylerdim duyanlar mutlu olsun, hatta duyanlar hiç durmadan mutlu olsunlar diye... girişi çok güzel yapmışsa bir şarkı, aklım hep o kısımda kalır. o yüzden sözlerine dikkat edemedim hiç. nakaratını duyabiliyorum biraz;

dalgaların beşiğinde çağıran hayallere
dalarsın sevgi özleyendir
anlarsın özlem sevgidendir 

yol neredeyse bitmek üzere ve salyangozlar... düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum. kapıdaki güvenlik abi "hayrola sema hanım, yorgun görünüyorsunuz"diyor. ismimi sema diye biliyor galiba ya da ben öyle anlıyorum. ama ş'yi söylemediğine eminim. "ben hep yorgunum" diyerek gülümsüyorum, o da kocaman gülüyor. 
içeride hiç salyangoz yok,gözümün önünden silikleştikçe silüeti unutmaya başlıyorum, gökyüzüne geri dönüyorum. akşamüstü, güneşin ilk doğuş vakti ve gri havalarda uçsuz bucaksız yürümek isterim. 23 dakikalık yolculuğumu birkaç dakika daha ekleyerek sonlandırıyorum.

peki ya salyangozlar?



Leave a Reply

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Labels