Pazar, Mayıs 12, 2013

yine eksik bir sabah

0 teşebbüs
toz pembe ruyalara dalarak uyumak istediğimiz gecenin sabahında, hiçbir rengin yakışmayacağı kirlilikteki sabaha uyanabiliyoruz.
olay yeri tasviri şu;
yaklaşık bir yıl önce ülkesindeki savaşlardan kaçan grup grup insan, kapısını açan komşu ülkeye sığınıyorlar. aylarca yardım çadırlarında yaşayıp, daha sonraları kendileriyle evlerini, çarşılarını, dükkanlarını paylaşan yerli halkla yaşamaya alışıyorlar. ara ara "kendi ülkende ölmek, başka ülkede sığıntı olmaktan iyidir" gibi ithamlar duysalar da, onlar hayatlarına adapte olup yerli halktan bile daha çok çalışarak bunun aksini gösteriyorlar.
onların ilk geldiği günlerden beri, bir gün şu çarşı alanında bomba patlayacak, söylemleri konuşulup dursa da  hiç kimse varlıklarından rahatsız olmadan yaşıyorlar.
sonra bir gün beklenen oluyor ve ilk bombayı patlatıyorlar. yaralı insan yığınlarına yardım amaçlı gidenler için 10 dk sonra ikinci bomba patlıyor. yakındaki belediye binasının memurları, dershane öğrenci ve öğretmenleri, esnaflar, alışverişe çıkan hanımlar vahşice katlediliyor.
bu sefer yakınlarını kaybeden yerli halk, suriyeli vatandaşlara saldırıyor ve suriyeliler dağa kaçıyor. üstelik bomba patladıktan sonra yardıma koşanların bir kısmı suriyeliler olduğu halde. can acısı...
bu kadar kolay işte, araya atılan bir bomba...
insanlar bugün sevdiklerini kaybederek, evleri enkaza dönüşmüş bir halde uyandılar. sebep?
sebep zavallı insanlara kapılarını açmaları değildi tabi.
insanlık tarihi boyunca kirli insanlar kirli oyunlarını hiçbir sızı duymadan güle oynaya oynarlar, insanlık bu cümleye yakıştı mı peki?

düşünüyorum da hayallerimin başına en ufak bir şey geldiğinde nasıl dayanamıyorum, peki ya bu insanların hayalleri...



Continue reading →
Pazar, Eylül 16, 2012

farzedelim ki mektup yazdım

3 teşebbüs



bundan 3 yıl öncesi,3 yıl bir de birkaç hafta...
hazırlık sınavı öncesi gittiğim ingilizce kursunda karşılaştık. ismi kurs olan ama bir sürü güzel zamanlı bir tanışma. başlarda daha kalabalıktık, birkaç ay sonra seyrelip biz bize kaldık. ben ve sevgili dostum.
anlar paylaşmaya başladık, çoğu eforlu ve hızlı kimi durağan, şimdi onlara anılar mı demeliyim.
bir süre daha beraberiz, bir süreden sonra...
bir süreden sonrayı düşündüm işte ben. 3 yılı doldurup birlikte son yılımıza girecekken.
aslında son yanlış bir kelime, izmir bizim dostluğumuzun başladığı yer, kimbilir nereler devam ettirecek. bir sonumuz olmaz tabi, uzak olmak olur sadece ya da uzak mekanlarda olmak...
demek istediğim alışmak eylemi var ya, çok betermiş ayrıca o, burada olmana da baya alıştım ya ben, senin de daha mesafeli bir yere gitmen gerekecek vs, bu işte biraz canımı acıtmaya başlıyor olabilir. acıtmak denilen şey içerilerde bir şeyin, ki muhtemelen o kalp, bükülerek büzülerek küçücük bir hal alıp,kurşun gibi midene doğru ivmelenerek oturması gibi bir şey mi?
şimdiden öyle şeyler oluyor işte içimde, henüz gitmeden gidişini kaldırmak zorunda olacak olmak külçeleşmeye başladı bile.işin garibi, mucizelere inanacak kadar ümitli olan ben bu sefer "dur şimdiden üzülme,belki de gitmez" bile diyemiyorum. sanırım bir gerekçem yok.
bundan daha önce de gelmişti başıma mesafelerde ayrılık. o zamanlar "her ayrılık yeni bir başlangıç" cümlesini öğrenmiştim. başlarda kabullenememiş karşı çıkmıştım "başlangıç isteyen kim, ben yine senli günler istiyorum" diyerek. sonra mantıklı gelmişti, cümle açılmıştı biraz daha çünkü. bundan öncesi ve bundan sonrası, hayatımıza giren kalplerimizdeki yerleri değil de hayatımızdaki konumu değişenler... ayrılık başa gelince de işte, gel de kabul et.
tecrübe ve gözlemlerime dayanarak söyleyeyim, bir süre zaman zaman bir araya gelip, hiçbir şey değişmemiş gibi olacağız; eğlenecek, gülecek ya da duygulanacak. daha sonra işler güçler...sonrasında daha az zaman zaman bir araya gelip, hiçbir şey değişmemiş gibi davranabileceğiz.
buna da tamamım ben, çarklar böyle işliyor nihayetinde.
bir şikayetim yok sadece nasıl olacak derdi işte. yani uzun süredir alıştığım şeyler; birlikte sayısız kursa yazılıp yıl içinde yavaş yavaş eleyip yıl sonunda dımdızlak kalıyor olmak, arayıp izmire gelen her etkinliğin haberini vermen yetmezmiş gibi çevre iller yanı sıra ankara istanbul etkinliklerine de randevulaşmak, kalabalık yerlerde gülüşmek, sakin yerlerde gülüşmek, duygulanmak, üzülmek, susmak, konuşmak, çok konuşmak, müzik dinlemek, ne dinleyeceğini bilememek, dans etmek, dans öğrenmek, dans öğrenmeye çalışmak, film izlemek, film izlerken açılmamış bir koltukta 2 kişi sabaha kadar uyuyakalmak, geç saatlerde kolkola girip koşar adımlarla içinden dua ede ede eve ulaşmaya çalışmak, kitap paylaşmaktan tutup ortak dergi işine girmek, sokakta gitar çalıp etrafa insan toplamak, ilk defa keşfettiğimiz bisiklet yolunda çığlık çığlığa "burası çok güzel, çok mutluyum" diye bağırmak, tek kulaklıktan müzik dinlemek, birlikte şarkı söylemek vs iken. hatta tatil planı yapıp yapıp gerçekleştirememeye, gece yarısı sandviç yemeye kalkmaya alışmışken. demek istediğim geçerken uğramamak ya da geç kaldığımda şarjım bitene kadar aramamana nasıl alışabileceğim.

neyse ki bu yazı erken yazılmış bir yazı, bizim geçirecek bir yılımız daha var.:)

ve eşlik eden  http://fizy.com/tr#s/3pitgg
Continue reading →
Cuma, Eylül 07, 2012

bugün

0 teşebbüs



hadi gölgedeki tek masayı kapmaya çalışan çocuklar olalım!
Continue reading →
Cuma, Haziran 08, 2012

sevdiklerimi dileme haftası

0 teşebbüs
unuttum!
ben 5 haziranda sevgili bloguma yazı yazacaktım, sonra unuttum.
bu blogumu 5 haziranda açmıştım çünkü. 5 haziran 2010. hem blogumun 2.yılını da kutlayıp, bir taş 2 kuş oldu diyecektim.
çaktırmadan 5 haziran tarihi atsam şimdi de içim rahat etmeyecek. geç meç bir 5 haziran yazısı olsun. ya da 5 haziran ve ardından gelen hafta yazısı. malum mesafelerin uzaklığı, geç toparlanmalara ve dolayısıyla ardından gelen birkaç günün daha 5 haziran olarak kutlanmasına sebep oluyor.

"20den sonrası yokuştan baş aşağı düşer." yazıyordu kutlama mesajlarının birinde. çabucak geçecekmiş yani artık zaman. 20den sonrasında 1 yılı daha doldurdum zira ben. uzun yolculuklarda uyuduğumuz zaman, varış anonsu yapıldığında "vardık mı,ne çabuk geçti hiç anlamadım" der gibiydi bu yıl.muhtemelen ben bir yerlerde uyuyakaldım. rüyalar da gördüm, boynum da tutuldu, üstüm açık da kaldı... ve tabi ki yokuştan baş aşağı...

artık kazanmaya çalıştıklarımıza harcadığımız efor, kaybetmemeye çalıştıklarımıza harcanmaya dönüşüyor. tıpkı yokuşta iniş ve çıkış halimiz gibi işte.bir hayli sevdim ben bu benzetmeyi. sonra o yokuşta el ele tutuşup koşarız da.

21 yaşında geçirdiğim 3 gün ve saatler itibariyle her şey çok değişti, artık çok daha olgun ve hayata farklı bakıyorum gibi bir durum yok tabi. her şey aynı haliyle devam ediyor, işte bu sebeple geçip giden senelerin farkına varamadık dedirtiyor. eğer bir uyarı sesi gelseydi ve şimdi size bu vasıflar yükleniyor, yaşınıza uygun davranacaksınız denseydi, farkına varamadık bahanemiz de olamayacaktı. bir gong sesini bekleyip dururduk kendimizden sıkıldığımız an, değişmek için.

5 haziran ve ardından gelen günlerde,bütün mumları yüksek sesle "sevdiklerimi diliyorum!" diyerek üfledim, hep yanımda olunuz diye.:)
Continue reading →
Cuma, Mayıs 18, 2012

duraksamış an'ım

0 teşebbüs
hava yağmurlu, eve varana kadar 23 dakika yürüyeceğim.neyse ki sabahtan tedarikliyim bugün, şemsiyem yanımda. normalde şemsiye taşımam pek ben, bütün kış toplasan 10 kere anca kullanılmıştır şemsiyem. en son kullandığımda ters döndüğünü,kapatıp ıslana ıslana yürüdüğümü hatırlıyorum. şemsiyeyi açıyorum, 4 5 dakika sonra yağmur diniyor. gerçi hala ilkbahar mevsimindeyiz ama ben bu yağmurlara yaz yağmuru diyorum. yaz yağmuruna çok şarkılar, öyküler yazılmış, en güzel film sahnelerine başrollük etmiş.

yaz yağmuru düşer durur yüreğime

kısa süreli,biter bitmez berraklığını hissettiren cinsten bir arındırıcı yaz yağmuru.şimdi dindi, gökyüzü ise gri renkte. eğer güneş açsaydı ardından gökkuşağı denen tacını takacaktı, 

olsun ben gri gökyüzünü apayrı severim.

böyle deyince yadırgarlar genelde, siz de yadırgadınız mı? 

gri kasvetmiş, rengi yokmuş, solukmuş, silikmiş... mutsuz edermiş yani, yorarmış, bir bakıma bir tür cezaymış. gri gökyüzünü tanımıyorlar, tanısalardı içindeki iyi çocuğu göreceklerdi,tanısalardı aslında yumuşacık yüreğiyle karşılaşacaklardı. belki de tanısalardı, daha önceki düşüncelerinden pişman olup, gönlünü almaya çalışacaklardı. 

gri gökyüzü şiirin kağıttan doğaya yansımış hali gibi, mısraları olan, kafiyesi, hece ölçüsüyle 4x4'lük bir şiir. şiire düşkün olduğumdan da değil, edebiyatın en az ilgimi çeken kısmı çoğu zaman aslında. kalıba sokularak hafif de süsleyerek anlatılanlardansa; dümdüz, samimiyetle anlatılanlardan daha çok hoşlandığımdan belki. ya da pek de muvaffak olamayacağımı düşündüğümden... ne de olsa bir kere denemişliğim var, şiirin sonunda kadını öldürmüştüm. bir erkeğin dilinden yazmıştım nedense, şiiri onlara daha çok yakıştırdığımdan sanırım. kadının beyaz renkli elbisesine kadar her şey zihnimde belli, dönüp dururken, ben bunları cümle haline getirip, ardı ardınca yazıp, kıtalar dolusu şiir yazmaya çalışıyordum. sonra bu işin çok yorucu olduğuna karar verdim ve şiir yazmayı o gün bugündür denemeyecek kadar erteledim.

gri gökyüzü bana hazır yazılmış, materyali doğa ve 5 duyu organımdan olan bir şiir sunuyor. her zaman doğru okuyabiliyor muyum bilmiyorum ama o her seferinde üşenmeden tekrar tekrar yazıyor.

hem güneşli sarı havaların aksine daha çok kaldırıp başımı, bakabiliyorum yeryüzüne. yeryüzü, bu kadar gökyüzü anlatmışken etrafa yeryüzü seviyesinden bakıyor olmak var bir de tabi. 

neyse, ne diyorduk, yürümek alışkanlık işi. ben yürürken genelde ne tam karşıya bakarım ne de ayak ucuma doğru.yere bakarım yani. yerde olan biteni görürüm bu yüzden. yerde o kadar çok salyangoz var ki, basmamak için zikzaklar çiziyorum. yağmurdan sonra bir sürü böcek gibi salyangozlar da yollara dökülür bilirim küçüklükten. geçtiğim yollar sayısız salyangozlarla dolu. gözardı ettiğim bir ayrıntı salyangoz genelde. bana çocukluğumu hatırlatan, kabuğuna çekilmiş, deniz kabuğundan ayırt edemeyip elime almaktan çok korktuğum bir canlı. büyük salyangozu elinize alıp biraz kurcalarsanız, elde büyük dezenfeksiyonlara rağmen kolay kolay gitmeyen bir koku bırakıyor. bu canlı hep gözümden kaçmış benim, yaşadığı yer nasıldır, neler yapar, ne yer ne içer, hafızamdaki tüm bilgileri yokluyorum. ciltteki izlerin tedavisinde kullanılıyor salgısı hakkında sahip olduğum tek bilgi. gözümü çevirdiğim noktalarda salyangoza rastlıyorum. küçükleri bazı bitkilere yapışık yaşıyor. üzerine salyangoz yapışmış bir meyveyi yiyemem mesela. düşünüyorum,düşünüyorum, bu canlı hep gözümden kaçmış.

bu sırada çok sevdiğim bir şarkı çalıyor. aslında çok sevdiğim denemez henüz yeni karşılaştım. ama o kadar güzel başlıyor ki, dinlemeye doyamıyorum. girişi güzel olan şarkılar çalmaya başladığında, sanki içimde notalar var da titremeye başlıyormuş gibi hissediyorum. ne yüz ifadem ne de hareketlerimde bir değişiklik oluyor, sanki bir orkestraya içerisini göstermeyen bir kalıp geçirilmiş, o da bedenim olmuş gibi. gerçi içteki kıpırtıya orkestra demek haksızlık mı oldu biraz. o kadar güzel söylüyor ki söyleyen. ben onun yerinde olsam hiç durmadan şarkı söylerdim duyanlar mutlu olsun, hatta duyanlar hiç durmadan mutlu olsunlar diye... girişi çok güzel yapmışsa bir şarkı, aklım hep o kısımda kalır. o yüzden sözlerine dikkat edemedim hiç. nakaratını duyabiliyorum biraz;

dalgaların beşiğinde çağıran hayallere
dalarsın sevgi özleyendir
anlarsın özlem sevgidendir 

yol neredeyse bitmek üzere ve salyangozlar... düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum. kapıdaki güvenlik abi "hayrola sema hanım, yorgun görünüyorsunuz"diyor. ismimi sema diye biliyor galiba ya da ben öyle anlıyorum. ama ş'yi söylemediğine eminim. "ben hep yorgunum" diyerek gülümsüyorum, o da kocaman gülüyor. 
içeride hiç salyangoz yok,gözümün önünden silikleştikçe silüeti unutmaya başlıyorum, gökyüzüne geri dönüyorum. akşamüstü, güneşin ilk doğuş vakti ve gri havalarda uçsuz bucaksız yürümek isterim. 23 dakikalık yolculuğumu birkaç dakika daha ekleyerek sonlandırıyorum.

peki ya salyangozlar?



Continue reading →
Çarşamba, Nisan 18, 2012

kıyamadığına, bir yerlerde kıyıyorlar

0 teşebbüs



selamlar.
son zamanlarda yazmak isteyip,fırsat bulamadığım bir sürü konumdan birini yazma amacıyla açtım blogu ama ani bir değişiklikle aklıma takılan bir konucuk hakkında yazmaya meylettim.
konucuk dediğime bakmayın, benim hassas noktalarımdan biri aslında. içerik olarak konucuk kalacak koskocaman konu.
çok sevdiğiniz ve gözünüzden sakındıklarınızı düşünün. bırak canının yanmasını yanma ihtimali bile aynı acıyı yaşamışa dönmemize yeter. gece uyku tutmamasından, oturup yanında ağlamaya kadar hatta başka biri tarafından bir zarar gelmişse,kırılmışsa falan kişilere bilenmeye kadar gidebilir.
mesela küçücük,minnacık kardeşim. biz onu kötü söz nedir bilmeden, vurmadan, kızmadan, kıyamadan, canımsız cicimsiz muhabbet kurmadan büyüttük, büyütmeye devam ediyoruz. özellikle kafasına asla vurmayız ki henüz 4 5 yaşında sandalyeden düşüp,"beyin hücrelerim, beyin hücrelerim öldü."diye ağlayacak kadar kafasının içindekilere düşkünüz.bunun sebebi tabi ki büyüsün de eksiltmediğimiz beyin hücreleriyle bize dahice buluşlar yapsın diye değil, olası çocukca haşaralığında vurulacaksa illa daha yumuşak dokularına vurulsun gibi bir kuralımız var. yıllar sonra geldiği için ve evdeki herkes için çok kıymetli olduğu için biz onu hiç kırmadık.
ayrıntıya inmeden senin bu gözünden sakınıp, hastalandığında kimbilir canı ne kadar yanmıştır diye gözyaşları döktüğün küçüğüne biri gelip kızıyor ve üstelik ensesine şaplağı basıyor. küçüğünüz bunu söylemiyor, sadece korktuğunu anlıyorsunuz ve sıkıştırınca gördüğü muameleyi anlatıyor. hadi kabahati olsa suçu büyük olsa bari diyeceğin bir sebepten dolayı. hakkettiyse vurcaklar tabiye de çok yakın duracağımı söyleyemem gerçi. sonuçta ben kıyamıyorsam kıyılmayacağı için, bir başkası da kıyamamalı. olaydaki diğer özneye de kızamıyorsun, kesin kendince bir sebebi vardır, en azından disiplin vermeyi planlamıştır.
sevdiklerime karşı neredeyse tamamen duygusal ve hissel yaklaşıyorum biliyorum. bir yerden sonra böyle hayat geçmez diye düşünüp sihirli bir değnek deyip değişmezsem şimdilik  hakkettiğini görsüncü değil, en iyisini görmelicilerdenim.





Continue reading →
Çarşamba, Mart 28, 2012

eski dost bahar

0 teşebbüs
bahar mevsimi.
kalın ceketleri atıp,renkli kıyafetlere geçip,elimizde dondurmayla bir sahil turu
çimenler üzerinde çerez keyfi
kalabalık ya da daha seyrek organizasyonlu geziler
ya da bir yılın meyvesini toplayacağım zamandı
belki de sımsıcak bir güneş bile yeterken hem de
bahardı işte, söylemesi bile güzel, hecelerken bile ferah
sonra bahar, yerine gelmesini hiç istemediğim bir misafir gibi, yolda olduğunu öğrendiğimde evde yokuz demek isteyip geç kalmış gibi, olmadı kapıyı hiç açmayız ümidi gibi,yitti.
belki de hiç zorlanmayı bilememişim yıllarca. bir yandan onlarca dersin vizelerinin art arda sıralandığı, ödev teslimlerinin bastırdığı, artan hava derecesiyle yorgunluğun içteki daralmaları katladığı son birkaç sene, baharı tanıyamaz,artık ona bahar demek istemez oldum. bu yıllarca sevdiğim,çiçek kokulu kuş cıvıltılı ferah anlar bahardan ayrılıp, bahara rağmen biz de varızlarını sıralayıp direnişteydi ve ben de ayıp olmasın diye yanlarındaydım sanki. oysa ne severdim en küçük zamanlarımdan itibaren bu tılsımlı kelimeyi. senenin bütün çocukları gibi senenin bütün oyunlarına baharda başlar,senenin ilk sıcağını baharda tadar,mevsimleri say dediklerinde ilk ilkbahardan başlardım. biz iki iyi dosttuk, her iki iyi dost gibi de ben ona zaman zaman hatalarından bahsederdim.ne çok sineği olduğundan, zaman zaman ne dengesiz havaya sahip olduğundan yakınırdım. o şefkatliydi, ne dersem diyeyim beni en çok o mutlu etmeyi bilirdi.en çok onu özlerdim zaten olmadığında.
her araları açılmış iki iyi dost gibi, ne kadar istenmeyen misafir konsa da yeni adına, eninde sonunda arkada kalır göz. iyi dostlar birbirini iyi hatırlamayı severler.
üstelik bu bedeni ve zihni yoğunluğun yanında bir de çok derinden kalp acıları da yaşattığı için kırgınmışım bu son yaşadığım baharlara.geleceği zaman ev içerisinde karşılaşmamak için, arka odada uyuyor numarası yapmayı planlamışım.
bu bahar önce kendime olmak üzere baharla aramızdaki buzları kıracağıma dair sözlerim var.

son olarak,hazır uzmanlık sınavı da çıkmış,neredeyse zorunlu hale gelmişken,bu yerde geçireceğim zamanlar da belirsiz ve biraz abartılı acıklı ifadeyle artan limit sonsuza doğru yol alırken,baharla eski sıkı fıkı dostluğumuza geri dönüp, şimdi yapamadığım uzun uzun anlatmayı o zaman yapacağım.:)



Continue reading →
Pazartesi, Mart 26, 2012

müzik zamanı!

2 teşebbüs

mehmet erdem'i dinlemişliğiniz var mı?
benim tanıma şarkım polis filmi soundtrackı olur ya ile olmuştu.ajda pekkan'ın olur ya'sını tanınmayacak hale getiren mehmet erdem o zamandan beri takibimdeydi. ismine çıkan şarkılar ise bu takipte bir türlü değişim,artış göstermiyor hatta sadece dizi ve film jenerik müzikleriyle sınırlı kalıyordu.neredeyse tamamı zamanında zaten bir şekilde dinlemiş, beğenmiş olduğum şarkılar yani..

leyla ile mecnun dizisini izlemeye başladığım zamanlarda ise başta tanımadan da olsa dinler dinlemez ısındığım şarkıların sonradan mehmet erdem'den olduğunu öğrenince, belliydi ama, psikolojisine bürünmüştüm. sonrasında altın portakal film festivalinde en iyi film müziği dalında ödül aldı zaten.

ara ara albümü çıktı mı acaba diye göz gezdirsem de, çok ihtimal vermiyordum. malum genelde nerede arka planda kalmış,radikal,tutulmamış bir şey varsa ben ona daha bir düşkün oluyorum, mehmet erdem de öyle kalacak, ben anca dizi dizi film film aranıp öyle dinleyeceğim diye düşünüyordum. nasıl olduysa bizimki album çıkarmaya karar vermiş ve mart ayında ilk albümünü çıkaracağını açıklamış, internette de büyük bir hayran kitlesi varmış vs.

albümü henüz bulamadım ve internette sadece çıkış şarkısı hakim bey'e ulaşabildim, diğerlerini de merakla bekliyorum.

bir de sesini, birkaç yıl öncesinde 1-2 şarkısıyla yaklaşık her pastahanede karşılaştığımız leonard cohen'a benzetiyorlarmış. onlar kadar aşina olmadığımız bir şarkısını attım, siz karar verin.



konu ile ilgili birkaç link de hazırladım;



mehmet erdem-olur ya(polis)
mehmet erdem-sevgini söyle(kalbim seni seçti)
mehmet erdem-herkes aynı hayatta(sınıf)
mehmet erdem-yalan(leyla ile mecnun)










Continue reading →
Perşembe, Mart 08, 2012

kalpteki kilitlerin nüshasız anahtarları

0 teşebbüs

kırmızı göz.
ev ahalisinin bütün sevgisini abartılı abartılı göstermekten vazgeçemediği,  biricik kıymetli bembeyaz şirinler şirini tavşanımız. ben 2-3 yaşlarındayken kedi tarafından korkutularak ölen tavşanımız sonrası kapattığımız evcil tavşan beslemeye yeni adımımız.
kırmızı göz adını kırmızı gözlerinden aldı. tüylü,4 ayaklı, üstüne üstlük bir de kemirgen olan bir varlık ne kadar sevimli olabilirse ondan çok çok daha sevimliydi kırmızı göz.
kucağına gittiğine alışıp,yayılan bir tüylü bebek.
kucaktan inmemek için iyice sırnaşan bir şımarık bebek.
işin en garipsediğim tarafı,eve geldiğinden beri tam bir odak noktası olan, bütün samimi sevgi sözcüklerini üzerine toplayan kardeşimin ona olan ilgiyi kıskanmayıp, aksine onun da her gördüğünde tatlı sesiyle "ay canım benim" diye bağırması. kırmızı gözü çok sevmiştik hepimiz, o bizim kırmızı gözümüz olmuştu.
ardından bir sürü tavşan daha geldi yanına.isimlerini yine kardeşim koydu;grilla,karagöz ve anne tavşan.grilla ve anne tavşan gri,karagöz ise bembeyaz olanlardan.kırmızı gözümüz artık yuvasını başkalarıyla da paylaşıyor, yalnızlık çekmiyordu.
kırmızı göz gibi diğerleri de havuç yemeleri gerektiğini bilmeyip yemiyorlardı, oysa tavşanların havuçla beslendiğini herkes bilir. gerçi belki cahillikten değil de tadını sevmediklerinden yemediler. otlansınlar diye kapılarını açıp bahçeye çıkarmıştık en son.kırmızı göz tek başınayken de bahçede uzun uzun dolaşır, bizi ilk karşılayan olurdu. çocukluktan kalma fobim olan kedi korkutmasına maruz kalır diye her seferinde evhamlardan evham seçerdim.anca büyüdükten sonra,kedilere kafa tuttuğunu görünce içim rahat etmeye başladı bu yuvadan ayrılışlardan.kırmızı göz çevrede biraz dolanır en son yuvasına girerdi.uysaldı.
gün bitmesine rağmen gelmediler bu sefer.bahçenin hiçbir yerine saklanmamışlardı üstelik.
kardeşim için için ağlayarak içeriye girdi.aramaya çıktıklarında anne tavşanın yolun kenarında ölü olduğunu görmüşler.yola çıkmaya kalkmış ve hamile olduğundan yaklaşan arabadan kaçamamış.yavru tavşancıkla beraber can vermişler.
sadece grilla varmış bahçede. diğer 2 beyaz tavşan kırmızı göz ve karagöz yokmuş. ortalık o kadar sessizleşti ki bir anda, sanki derin bir yalnızlığa,sessizliğe bürünmüş gibiydik.
kardeşim içli içli kayıpların arkasından ağladı, biz sustuk. 
"gözümün önünde o ağzını ileri geri hareket ettirişi."
"akıllıydı ya,keşke..."

onları sadece özgür bırakmıştık.
ben buna "bütün sevdiklerini bir odaya kilitleyip, çıkmalarına izin vermeme" arzusu diyeyim.

klinikte fissür örtücü uygulaması var.dişin çiğneyici yüzündeki oluklar çok derinse, temizleme zorluğundan ötürü çürüme riski yüksek oluyor diye derinliklerin üstünü kapatıp daha yüksek yüzeyler oluşturuyoruz. dişin fiziksel yapısını bozup,bir de kimyasal ekliyoruz; sonuçta dişi tamamen kaybetmekten kurtarmış oluyoruz.
her kayıp diş damakta kocaman boşluk bırakır.çözümü ise suni yollarla elde edilmiş, çakma bir implant ya da diğer dişlere oturtulmuş köprü. tam ya da bölümlü protez aşamasına gelen daha kocaman boşluklardan hiç bahsetmiyorum bile.

ve odayı kilitleyip, anahtarını da kaybetmeli. 

bu da kırmızı gözden kalan birkaç anıdan biri, karla oynadığı günden.

Continue reading →
Pazartesi, Şubat 13, 2012

Marilyn ile bir hafta

0 teşebbüs
Marilyn Monroe ile bir hafta geçiren bir adamın gözünden Marilyn Monroe biyografisi.

Colin Clark film setinde, kendini 3.sınıf asistan olarak betimleyen, film sonunda  neyin nesiymiş bu adam diye merak uyandıran,  Oxfort terk gerçek bir karakter. Marilyn Monroe'nun hiç kimsenin bilmediği yönlerine şahit olmuş.

zindan adası, şantaj, aşk ve kül gibi filmlerden tanıdığımız Michelle Williams, aptal sarışın Marilyn Monroe olarak, gerçeğine epey yaklaşan bir performansla rolündeydi.

"seni seven bir ailen var mı? öyleyse çok şanslısın." diyor Marilyn Monroe, film çekerken rol yapmaktan asla hoşlanmıyor, o sadece gerçeği yansıtabiliyor.

2 dalda Oscar adayı gösterilmiş film. bir de Harry Potter'ın Hermione'si Emma Watson oradaydı.
Continue reading →
Cumartesi, Şubat 11, 2012

Duyguların Rengi

0 teşebbüs


2 haftadır okumak istediğim, üzerinde kocaman New York Times en çok satanlar listesinde bir numara yazan kitabın filmi vizyona girmiş.biyografi,dram,politik, komedi türünde yapılmış Duyguların Rengi'nin filminin senaristliğini ve yönetmenliğini ismini ilk kez duyduğum Tate Taylor yapıyor.
Film beyaz ve siyah renklerin duygusundan bahsediyor, beyaz ve siyahın ayrımından, mağduriyetinden ve tüm bunların ötesinde kaynaşmışlığından.
renklere konan kurallardan ve kuralları bozan renklerin cesaretinden...
etkileyici, dramatik ve esprili bir biçimde ilerliyor film.
filmini izledikten sonra bile okumak istediğim nadir kitaplardan Duyguların Rengi. benden tavsiyeli.
Continue reading →
Cuma, Şubat 10, 2012

Artist

0 teşebbüs
İlk sesli sinema çekildiğinde, ömrünün çok uzun olmayacağı, sinemanın tamamen görsel olduğu ve sessiz olması gerektiği düşünülmüş.
Fransız yapımı Oscar adayı The Artist moda ve mimik desteğiyle o zamanlardan sahneler sunuyor bize. Çoğu yorum filmin sıkıcılığı ve sığlığı yönünde ama ben gayet keyifle izledim. 
Sesli sinemaya ilk geçişi, emektar bir sessiz sinema aktörü ve genç sesli sinema aktrisi üzerinden konu alıyor.
Konuşmanın olmadığı, siyah beyaz bir filmden mükemmel sahne beklentim yüksek değildi ama siyah beyaz sessiz sinemayı hiç bilmeyen bir nesilde merak uyandırabilecek bir yapıt olması yeterli.
Continue reading →
Cuma, Şubat 03, 2012

Amelie

2 teşebbüs

2001 Fransız yapımı romantik komedi filmi. Küçük ayrıntılarla mutluluk peşindeki bir kızın hikayesi. İsmindeki gibi muhteşem denebilecek kadar iyi bulmadım ama film renkleri çok güzel kullanılmış. sürekli aynı bu şekilde gülüyor, kocaman bakışları var Amelie'nin :)
Etkileyici cümlelerin kullanılması gerçekten iyi olmuş.
"sadece aptallar, gözyüzünü gösteren bir parmağa bakarlar" gibi.


Continue reading →
Çarşamba, Şubat 01, 2012

berlin kaplanı

0 teşebbüs

eyvah eyvah'ın da yönetmenliğini yapan hakan algül'den berlin kaplanı. başrol oyuncuları ata demirer ve tarık ünlüoğlu.
filme gireceğimiz salonun önünde bir önceki seanstakilerin çıkışını bekliyoruz, kapı açılıyor ve dışarıya çıkıyorlar. fakat bir gariplik var, gözleri dolmuş bir sürü kişinin görüntüsüne çarpan ışık kornea ve merceğimizde kırılıp retinalarımız üzerine düşüyor, çomak ve koni reseptörler tarafından algılanıyor ve beyne gidiyor vs, kimisi de nerdeyse ağlayacaktım diyor.
bu manzaraya bir hayli şaşırdık, biz ata demirer filmine gülmek için gelmiştik tabi ki, hatta sonuna kadar gülmeyi planlamıştık, neden duygulandı ki bu insanlar bu kadar. o an filmde kimin öleceğini kestirmeye çalıştık. muhtemelen espri olsun diye maç esnasında hakem ata demirer'in altında kalıp eziliyor ve ölüyor, insanlar da buna üzüldü ya da yaşlı amca mı öldü ki belki de çocuktur kıyamam yanakları da çok şeker görünüyordu diye fikirler savurmaya başladık salona girmeden önce. 
komedi filmlerine etkileyicilik amacıyla sıkıştırılan duygusal temayı gereksiz gördüğümüze karar verip, keşke yapmasalarmış diye yorumlarda bulunduk ve film başladı. 
film komedi odaklı yapılmamış aslında, konulu bir film. hatta sosyal mesaj bile vermişler. 70li yıllarda olsaydık, salondaki herkes ayağa kalkıp, bravo sevginin gücü, diye bağırıp ıslık çalabilirdi.
bitene kadar acaba ölen kim diye merak içindeydik ama sonunu söylemek gibi olmasın da ölen yoktu.:)

Continue reading →

ejderha dövmeli kız

2 teşebbüs

artık yapabildiğim kadar izlediğim filmler ardından buraya kısa kısa birkaç cümle yazmaya çalışacağım. böylelikle izlediğim filmleri de unutmamak için çözüm bulmuş oldum sanırım. :)

social network'un yönetmeni david fincher tarafından tekrar çevrilen film ejderha dövmeli kız. son 007 james bond daniel craig oyunculuğu başarılı ve film sürükleyici,  türü gerilim olmasına rağmen izleyiciyi gerim gerim germiyor. afişindeki sıkıcılık filmde yoktu.

üçlemenin hiçbir kitabını okumamıştım, filmin isveç versiyonunun da hayranı bir hayli çokmuş.

Continue reading →
Cumartesi, Ocak 28, 2012

tanyeri ağarırken verdiği sözü, şafak vakti tutamayanlar

1 teşebbüs
not: bu yazı vicdani rahatsızlıklardan biraz arınarak ve yandaki en çok oyu alan esprili yazı önderliğine yazılmıştır.



bu sefer kişisel bir problem konum, belki hayatının bir kısmında böyle bir suçluluk hissi yaşayanlar vardır da anlayabilirler beni diyerek anlatmaya geçiyorum.

suç deyince, çoğunluğun aklına geleceği gibi verdiği sözü tutmamaktan sabıkalıyım. tutmama değil de tutamama diyelim. tutamama değil de kendince olabilecek her yola başvurup, en son rota belirleyeceğini düşünüp durumla ilgisi olmayan birine saygısızlık yapmaya kadar gitme ya da. yani sonuç olarak ortada kalmış, yetim bir söz.

örnekle bundan 7 yıl kadar önce, ortaokul son sınıfta okulun son günü, kantine 25 krş borç yapıp, en üstte olan sınıftan inmek zor geldiği için çıkışta veririm diye düşünüp, çıkışta da unutup gitmişliğim var. zaman geçtikçe ödenmemiş borç, çekinceyle üzerine kalıyor insanın. şimdi gitsem, söz verdiğim kişi orada mıdır, bulabilecek miyim, oradaysa tanıyabilecek miyim, ne diyeceğim diye ertelendikçe erteleniyor, ağırlaştıkça ağırlaşıyor, borçlar, sözler...

verdiğim sözler hep aklımın köşesinde durur ,yerine getirene kadar. sürekli ikiz gibi beraber gezeriz anlamında değil de hatırlatacak şeylerle karşılaşıp dururum, her şeyle de hatırlayabilirim. genellikle aşırı söz vermemeyi seçtim ben de, cümlelerim çoğu zaman ya "söz vermeyeyim ama..." ya da "bakayım ben ona..." şeklinde kuruluyor. ama bazı zamanlar içimden o şeyi yapmak çok gelirse bangır bangır veriyorum o sözü, kesin tutmak istediğim zamanlarda. ve böyle verilmiş bir sözü tutamamışlığın verdiği, kazık atmış olma hissiyle yaşamanın zorluğunu, verdiği sözü tutamama vicdan azabı olanlar hariç hiç kimse de anlayamaz. mesela o sözün fiilini, farklı bir alanda her gerçekleştirdiğimde, sen şimdi bunu yapıyorsun ama daha verdiğin sözü bile tutamayan bir dolandırıcı oldun hiç kıymeti yok, nasıl böyle bir kazık atabildin, diye içim içimi yemeye başlıyor. o sözü tutana kadar ya da en azından tutabileceğimi bilene kadar, suçluluk duygusunu beraberimde taşıyorum, taşıyordum.

evde olmadığım şu birkaç günde bu psikolojiye sahip karakterleri araştırdım, itiraf ediyorum amacım vicdanımı rahatlatmaktı. verilen sözü tutmayan karakterlere sözü önemseyen toplumlarda daha orta çağ zamanlarında kürek cezası gibi cezalar verilmiş. kişisel anlamda genelde bunun baskısını üzerinde hissedip, bir zaman sonra tutmaya karar veren ve rahat bir nefes alabilen insanlar mevcut. tam olarak istediğim psikolojiyi yansıtan bir döküman bulamayınca biraz forum, sözlük karıştırdım. genellikle sözünü tutamayan insanlar unutkanlıkla, önemsememekle yargılanmış, böyle insanlardan uzak durmak gerekiyormuş falan, bense gerçekten hiç unutmuyorum. bu da istediğim psikoloji değil.
son olarak psikolojiden anlayanlarla paylaşmaya karar verdim.ortaya bir iki madde çıktı.
sözü verdiğin zaman sözü yerine getirebiliyor muydun, imkanın var mıydı?
şimdilik elinde olan her yolu denediğini düşünüyor musun?
yerine getirmediğinde sözü verdiğin kişiye verdiğin zarar, yaşattığın eksi vs?

ahlaken ise mümkünü yoksa üzerindeki mesuliyet kalkıyor, fiiliyattan önce niyete bakıp sözünü tutamadığın kişiyle arandaki muhabbeti suçluluk duygusuyla kaybetmemek için vicdani rahatsızlığı taşımamayı ve eğer imkanın olursa muhakkak yerine getirmeyi öneriyor.

bu yolla kazık atma hissi ve geçenlerde aklıma gelen çözüm bulma arayışımın saygısızlığa gitmesi birbirini nötrledi ve nur topu gibi tutulamayacak kategorisinde bir sözüm oldu. 
tutulmamış sözün ağırlığından kurtulmak için içten gümbür gümbür gelen söz verme hissini bastırır mıyım, hiç sanmıyorum. :)



Continue reading →
Pazar, Ocak 22, 2012

kendini kadayıf sanan pasta

2 teşebbüs
son zamanlarda en çok sevdiğim tatlı, hem akışkan hem de ağızda kıtır kıtır çiğnenen 'kendini kadayıf sanan pasta'. aslında onun ismi bu değil tabi, google'da bu ismi aratınca bir sonuç vermedi, bu dahiyane isim boşta kalmış yani, ben de müsait gördüm. onu şimdilik öyle anıyoruz.

ilk defa yediğimde hayran kalıp, hemen tarifini alıp denemiştim. o gün bugündür favorilerimden.

hem hafif, hem pratik hem de gerçekten lezzetli diye biraz daha övüp bilmeyenler için tarife geçiyorum.

ilk olarak güvenilir ve en yakın marketten tel kadayıf almamız lazım. bayat olmamasına dikkat ederek.

250 gr kadar tel kadayıfı şeker ve margarin yağıyla birkaç dakika kavurup düz bir tepsiye veya borcama, üzerine krema dökeceğimiz için boşluk bırakmayacak şekilde kadayıfın yarısını döküyoruz.

ara kreması için önce un,süt,vanilya,şeker yardımıyla muhallebi hazırlamamız lazım. karardan yaptığım için ölçüleri çok bilemiyorum ama tahminen 5-6 kaşık un, 1 litre süt, 1,5-2 su bardağı şeker, 2 paket vanilya kullanabilirsiniz. 

muhallebiyi soğuttuktan sonra, 1 paket kremşantiyi hazırlayıp, 1 paket de labne peyniriyle mikserde homojene yaklaşana kadar çırpıyoruz. ve o muhteşem akışkan şey ara kremamız oluyor.

kremayı tepside bekleyen kadayıfın üzerine döküp, en üste kadayıfların kalan yarısını kremanın üzerini tam örtecek şekilde serpiştiriyoruz. en üste de badem veya ceviz kırığı benim tercihim.

ve tabi ki, soğuk servis ediniz.:)

bir de kesinlikle yapılmaması gereken bir şey var, en üste extra kremşanti sürünce bizim kıtır kıtır tel kadayıflar yumuşacık makarna kıvamı alıyor. bugün denenip görüldü,o da farklı bir tat oluyor gerçi ama istediğimiz o değil. istediğimiz dişlerimiz kıtır kıtır kadayıfla uğraşırken dilimize akışkan kremanın teması.

blogda bir tek yemek tarifi vermemişim bu arada, o da tamamdır. :)


Continue reading →
Cuma, Ocak 13, 2012

kurtuluş son durak

0 teşebbüs

Son zamanların en büyük sorunlarından biri de kadınlara uygulanan şiddet. Ya da son zamanlarda gündeme gelen sorunlardan diyelim. Kasım ayında bir haftaya bile sahip, ‘kadına şiddete son haftası’ isimli. Birçok kişi gibi ben de böyle bir haftanın olmasını acı bulanlardanım, acı çoğu kadının bu hafta da dahil ömürlerinin önemli bir kısmında hissettiği duyu.

Şiddetin her türlüsü insani duyguların dışında olduğu kadar sağlıklı bir beynin de işi değil. Bunun temelinde birçok etken yatıyor haliyle.
Türk toplumunda kadına uygulanan şiddetin en büyük etkenlerinden biri kültürel etken. Nesillerce itaatkarlığı ön planda bulunan Türk kadınının, son yıllardaki özgürlüğe ve kişisel fikirlere hızlı adaptasyonu ve bu noktada erkeğin bu hıza ayak uyduramaması sonrası gelen geçimsizlik, şiddeti beraberinde getirdi. Kadın değişti değişmesine ama erkek hala aynı. Değişim birlikte olmadığı müddetçe uyumdan bahsedebilmek mümkün değil haliyle.

Toplumsal sebeplerin yanında, kişisel sebepler de var bu ‘sağlıksız’ ruh haline sebep olan. Tüm bu sebepler yaratıcı tarafından erkeğe emanet edilen kadına uygulanan zulme yeterli mi, sorusuna ise hiç değinmiyorum.

6 ocakta kadına şiddeti konu alan bir film vizyona girdi "Kurtuluş son durak". Yönetmenliğini Yusuf Pirhasan’ın yaptığı, başrol oyunculuğunu Belçim Bilgin, Asuman Dabak, Demet Akbağ ve Nihal Yalçının yaptığı film, kadına şiddeti abartı ve güldürü öğeleriyle ele alan, eğlenceli bir yapım olmuş. Belçim Bilgin ve ekibi şiddete karşı bir ekip olma yolunda değişik olaylara karışırken, yapımcıların verdiği ince nüanslar, içinde bulunduğumuz bol miktarda yaşlı ve orta yaşlı bayanı içeren salona şen şakrak dakikalar yaşattı.
Baş ve yan roldeki oyuncuların başarısının yanında müzik ve görüntü kalitesini başarılı buldum. Senaryo orjinalliğinden ziyade, olağan ve sıkça karşılaşılan şiddetin çeşitlerini, kadın oyunculara uygulanması tercih edilmiş. Şiddet sahibi erkeklere verilen ceza konusunda ise, filmin stratejisi gereği abartılı yapılmış tabi. “Unutmayın hanımlar, yalnız değiliz” cümlesi filmde çok yerde geçiyor. Yalnız olmayan bu hanımlar, birbirlerine her türlü desteği veriyor vermesine de, yapımcı, desteğe bu denli ihtiyaç duyduklarında bile zaman zaman bir araya gelen kadınları kavgaya tutuşturarak ironiye de yer veriyor. Dayanışma olarak mor yerine pembe fularlar kullanılmış.
Filmin geçtiği Kurtuluş son duraktaki Saadet apartmanında mutlu bir insan yaşatmamış yapımcı, zaman zaman kuruluşlara da göndermede bulunmuş. Eylem Soyluer ismiyle, şiddete direniş kahramanını ölümsüzleştiriyor. Ve kadının sahip olduğu en büyük güç olan rol ve ikna kabiliyeti de kullanılmış.
Bir süre şiddeti çözümlemenin yöntemini erkek neslini ortadan kaldırmak olarak hissettirse de sinemada gülmeyi isteyenlere tavsiye edebileceğim bir film.
Şimdiden iyi seyirler.

Continue reading →
Pazar, Kasım 20, 2011

3 idiot, hepsi de birbirinden idiot!

5 teşebbüs


hint filmleri hakkında ne düşünürsünüz? mesela ben her zamanki gibi önce "kıyafetleri farklı" derim.bunun yanında müzikleri farklı,dilleri,inanışları,mimikleri vs olarak devam edilebilir. dolayısıyla hiç bilmediğim bir film izleyeceksem genellikle hadi hint filmi olsun deme olasılığım düşük.e ama şimdi bunu anlatabilmem için bir şekilde izlemiş olmam da lazım.öyleyse bu filmi birileri tavsiye etmiş demek,hem de kaç tane birilerinden tavsiyeli :)

başrollerini falanca ile filancanın aldığı filmin diye bir giriş yapamayacağım maalesef.çünkü uzak olduğum hint sinemasındaki oyuncuları da tanımıyorum. sadece Aamir Khan isimli başrol oyuncusunun ismini öğrendim,tıpkı türk'e benziyor,oldukça sempatik bir oyuncu. film her hint filminde olduğu gibi tabi ki müzikal tadındaydı.en sert görünümlü karakterleri bile dans ettiren cinsten.dans içndeki mimikleri ve hareketleri görsel eğlenceyi artırıyor,filmin akışını kesse bile bence gayet isabetli sahnelerdi.
oyuncular başarılıydı ya da göze batan olumsuz izlenim bırakmıyorlar.hindistan'ın gerçekte sağlıksız ve kirli doğasının yerine çok daha etkileyici bir doğa ve manzara sunmuş bize yapımcı.bu da filmi çekici yapan faktörlerden.ki benim yine izlediğim filme kendimi dahil edebilmem için,kamera ve ışık kullanımı çok etkili.bu kısmını da beğendim kısacası.

film ülkenin en iyi mühendislik üniversitesinde okuyan 3 gencin idaresinde devam ediyor.isminde bahsi geçen 3 aptal genç bu karakterler oluyor.ne kadar aptal oldukları kısmında biraz da kinaye yapıyor senarist.ailelerin çocuklarındaki mühendis-doktor beklentilerine de dokunuyor film.hatta şu bile var;kızlar doktor,erkekler mühendis. :)

genel olarak eğlence ön plandayken bunun yanısıra hafif gözü yaşartan dram,ironi ve hatta sonunda şaşırtacak sahneler de yer alıyor.e ama yaklaşık 3 saatlik film,o kadar sürede tabi olacak o kadar çok duygu demeyin, izlerken geçen sürede sıkılmak mümkün değil.

kültürleri hakkında da az çok bilgi sahibi olabiliyoruz.mesela düğünde yüzü örtülü olan kız değil erkekti ve yine başlık parası verilen taraf erkek tarafıydı.aykırı sahnelerin çokluğu filmdeki güldürü öğesini de artırıyor haliyle.elektrik akımı,doğum gibi alanlarda verdiği bilgiler de cabası.

son zamanlarda izleyip en beğendiğim filmlerden biriydi.2009 yapımı filmin imdb ve sinema siteleri,anket puanları yeterince yüksek.bir arkadaş toplanmasında ya da pazar günü dışarıya çıkmayacak olanların ailecek keyifle izleyebileceği bir film.
Continue reading →
Perşembe, Kasım 10, 2011

bir sabah uyandığında...

0 teşebbüs

Bir sahne hayal edelim.yurtdışında senelerce okumuş ve yıllar sonra ülkesine,evine dönen bir adam… seneler sonra ailesiyle geçireceği günlerin hayali ve bir de sevdiği kızla kuracağı yuva…yuva dediysek öyle hazıra yerleşmeyecek delikanlı.önce sevdiğini ikna edecek,sonra unuttuğu topraklarda sıfırdan bir düzen kuracak.e tabi hemen ikna edemeyecek bizimki kızı ama o beklediği gün geldiğindeki mutluluğuna değer çabası.yepyeni bir düzen kuruyorlar ve hayatlarını birleştiriyorlar.
birlikte uyudukları ilk gecenin sabahında, bir patlama sesi, sıçrıyorlar.ardından çığlıklar ve tekrar aynı ses.ardı arkası kesilmiyor sonrasında bu seslerin,üstelik gitgide büyüyor,yaklaşıyor belli.pencereden dışarıya baktıklarında görebildikleri tek şey yoğun bir duman kümesi,bir de aralardan sızan alevler.yukarıdan aralıksız bombalar düşüyor.derken bir tanesi evlerinin yarısını da içine alıyor.can havliyle kaçmaya yelteniyorlar.nereye kaçabilirler ki en fazla.ve atılan son bombaya yakalanıyor kadın.neden bahsedilebilir ki bundan sonra.onlarca hayalden mi,yıllarca özlem duyduğu kadınla başladıkları mutluluk serüveninin kursağında kalmasından mı,kurduğu yuvada gerçekleştireceği ilk kahvaltının bırak kursakta kalmayı tadına bile bakamamasından mı…
Her şeyini kaybediyor orada.ailesini,eşini,düzenini,hatta harabeye dönen beldesini bile.
Bir film sahnesi aslen bu.nazi savaşlarında rus ve Yahudilere yapılanları anlatıyor.işin politik kısmına girmeyeceğim,o kısımla ilgili çok şey söyleniyor,çok yorum yapılıyor.olan olmuş diyebiliyorsun belki ama savaş sonrası sağ kalanların neler hissettiği,psikolojileri ölene kadar onlarla kalıyor,kaybolmuş yarım yamalak anılarıyla.
Çok uzağa gitmeye gerek var mı aslında.şahit olduk biz de yakın zamanda anıları yarım kalanlara.belki torununa ördüğü kazağı verememiş,belki ölen dedesinden kalma el yapımı bir kuş yuvasını kaybetmiş…son kalan hatıraların yok olması,hem de bir yenisi olmayacak olan.peki kim düşünebilir ki o zamanlarda,toprak altında kalan yeni aldığı kıymetli bibloyu…
-şans eseri kurtuldum,ya da Allah’ın mucizesi.geride kalan 20 küsur yılıma şahit hiçbir nesnem kalmadı.
-hiç mi?
-hayır,hiç.
-belki bir bileklik ya da saat?
-çıkmaya çalışırken düşmüş.en sevdiğim bileklikti,hediyeydi.
Hediye aslında,”buna baktıkça beni hatırla,bu günümüzü hatırla” demenin kısa yolu.hayatında ben de varımın,kalıcı olmanın.sağ çıktın ya canın sağolsun belki,cana geleceğine mala gelsin belki…anılar kaybolmaz gerçi,kokusu gider ama hafızaya kazınan çıkmaz.insan ispat ister bazen, o yoktur,belki o zamanlarda acır işte canın.
Bir sabah, her şeyini kaybederek açmak var gözlerini hayata.
Continue reading →
Pazartesi, Ekim 24, 2011

deprem ömürlüğümden

0 teşebbüs
deprem,söyleyişte 2 hece.derinde bir doğal afetin fizikselliğinden ayrı,derin ve çokca kederli bir kelime.
99 depremi tanıştığım ilk depremdi benim.henüz ilkokul 3.sınıfa başlayacaktım.her gün deprem haberleri dinliyor,yaralı-ölü depremzedeleri görüyorduk.zede ilk defa duyduğum 2 heceli kederden çok yaralayıcı kelime.
annemin onları izlerkenki gözyaşlarını hatırlarım.hayatta en dayanamayacağım şeyin gözyaşı olduğunu o zamanlar tekrar tekrar anlamıştım.
deprem o kadar gözden o kadar yaş akıtmıştı ki henüz 8 yaşını yeni dolduran ben,depremi umursamamak istemiştim.tanımadığım kalabalıklara dua etmeyi öğrenip,çaresizliği tatmıştım. televizyondan, radyodan, açık kalmış gazetedeki enkaz resimlerinden kaçar olmuştum.
annemi gözü yaşlı enkazları izlerken bulduğumda"yeter artık anne,hasta edeceksin kendini."dediğimi hatırlıyorum.ve ekiplerin enkazlara seslenen "kimse yok mu?" seslerini.
okulun ilk günü öğretmen sormuştu,"yazın sizi etkileyen bir şey oldu mu?" diye.hep bir ağızdan deprem diyerek beklediği cevabı vermiştik.
"unutmayın"demişti o da,"afetler dayanışmaya en çok ihtiyaç duyan zamanlardır."
99 depreminin dayanışma,yardım kısmını ise net hatırlamıyorum,yaşımdan ötürü.
sadece kapı önünde bekleyen ilk yardım ve deprem çantalarını hatırlıyorum.bir de okulda ve maket otobüsteki deprem tatbikatlarını.çocukluk o tatbikat anlarını bile öyle zevkli hale getiriyor ki.
ve sonrasında uzun süre deprem hikayesi dinlediğimi,hep ya bir gün enkaz altında kalırsam nasıl nefes alırım diye düşündüğümü...

ben hiç deprem yaşamadım büyük yıkıma sebep olan.hatta pek fazla hissetmem de olanları.hafızamda hatırlanmaya değer birkaç deprem var.
ve işin güzeli tamamı eğlenceli yer etmiş.evet depremin bir de eğlenceli yüzü var.
yıl 2003.gece 1,5 2 civarı.ani bir sarsılmayla uyanıyorum.yatağım öyle sallanıyor ki düşmekten son anda kurtulup iki elimle yatağı kavrıyorum.
teşbihte hata olmasın çarmıha gerilmiş gibi bir haldeyim,fiziksel olarak zaten öyle ilaveten psikolojim de o tedirginlikte.arkadaki büfenin içindekiler şangırdıyor.hem de tarifsiz şiddet ve yoğunlukta.camın perdesi sallanmanın etkisiyle açılıp,karşıdaki parkın ve caddenin ışıkları ürkütücü görünüyor.
e haliyle tamam diyorum,birazdan bina çökmeye başlar.onca tatbikat,masa altına saklanma çalışmaları nerden aklıma gelsin ve aklıma o an musibete karşı zırh duası olarak öğrendiğim Ayetel Kürsi'yi okumak geliyor.ben de 'her şeyin başı psikoloji'cilerdenim.zaten inanarak yapılanın karşılıksız kalmayacağına şüphem yok.duanın etkisiyle ben rahatlıyorum ve deprem
de artık yavaşlayıp duruyor.o sıralar yaygın olan sır kapısı programları etkisiyle de sonrasında olayı "ben duayı bitirdim aynı anda deprem durdu." diye anlattım.yani aslında
"bak şu Allah'ın işine,ne sırlı olay geldi başıma öyle" demeye çalışıyordum muhtemelen :)

yıl 2005 şubat.akşam etüdünde okuldayız.hoca döküman dağıtıyor,bina sallanmaya başlıyor.hepimiz birbirimize şaşkın ve korkuyla bakıyoruz.hocamız sallanarak döküman dağıtmaya devam ediyor.başta afallıyoruz ama sonra bu rahatlık bizde de kahkahaya dönüşüyor ve binanın duruşunu bile hissetmiyoruz.gerçekten hiç unutamayacağım bir deprem anıydı.

yıl 2005 ekim-kasım.uyumak üzere yurt odamın kapısından içeriye giriyorum.bina öyle bir sallantı hareketi yapıyor ki,dengemi kurmak için tutunmak zorunda kalıyorum.ilk aklıma hasta ve ateşli
olarak ranzanın üstünde yatan oda arkadaşım geliyor.ona doğru çeviriyorum bakışımı.kalkmış,oturuyor.sersemlemiş olması muhtemel olduğu için nasıl anlatacağımı bulmaya çalışırken o tepkisinde hızlı.
"ya kaç kere söylicem,sallamayın şu odayı! kim sallıyor odayı?"diye çatıyor.güler misin ağlar mısın.o depremi yaşayanlar hatırlar baya uzun süreliydi.bir yandan denge sağlamaya çalışıp bir yandan "canım sakin ol,deprem oluyor,birazdan duracak" gibi telkinlerde bulunduğumu hatırlıyorum.apar topar karşıyaka çarşısı meydanına çıktık,bütün karşıyaka orada toplanmıştı. sağlam diye pijamalarla okula sığınmıştık.

benim deprem maceralarım yüzümde tebessüm oluşturacak cinsten genelde.bir an var yalnız hiç unutamadığım.yine okul esnasında sallanmıştık ve okul tatil edilmişti.herkes apar topar gitmek için hazırlanırken
karşıdan biri koşarak sarılıp ağlamaya başladı.sakin ol demiştim dostuma.o ise "nasıl sakin olayım şeyma,ya bir daha göremezsek."

"ya bir daha göremezsek?" hayatın, sevgilerin tümünde sordurduğu sorusu.benim de gözlerimden yaşları döken o soru.

küçüklükten beri,her ölüm haberi aldığımda ya çok yakınım ölürse diye düşünürdüm."nasıl yaşanır o hatıralarla" diye henüz gerçekleşmeyen ölümlere üzülürdüm.

"ya bir daha...","eğer ölürse..." her sevginin beraberinde gelir,kalbini burkar,gözlerini nemlendirip hiçbir şey yokmuşcasına uçup gider.

ve işte o bu sorulara en yaklaştığı zamandaydı.ailesi Van'da olan arkadaşım depremden sonra, hassas kalbi ne halde şimdi,diye korkuyla bastım arama tuşuna.bir süre çaldı telefon,süre uzadıkça cesaretim kırılıyordu.açtı,sesi iyi gelmiyordu.
2 seçenek belirdi kafamda sesini bu hale getirebilecek.seçeneklerden biri telefonun açılmasıyla hafiflemiş olsa da-zira aksi halde kimse telefona cevap veremez-,yine de kalbimde titreme getirmiyor değildi.ikincisini seçtim."bu ses ne böyle,hasta mı oldun yoksa?"dedim.
tabi ki anlamıştı arama sebebimi"yok şeyma,bizimkilere bir şey olmamış."dedi.rahatladım.endişemi saklamak adına numara yapmama gerek yoktu,normal konuşabilirdim artık.uzun bir süre telefonlarına ulaşamama psikolojisini yaşamamıştı,ulaşana kadar
ağlamış,hala daha kendine gelememişti belli ki.o da sormuştu hissederek"ya bir daha...?"

ve ardından diğer tuşlara bastım.hepsinin ses tonu aynıydı.hatlardaki yoğunluk uzaktakilere bugün çok kez sordurtmuştu "ya bir daha...?"

güzel bir pazar buluşması esnasında twitterdan öğrendim depremi.sayısal veriler sürekli değişiyor,başta 6,6 denilen deprem 7.0a,7.3e çıkıyor,tekrar 6.6 diye geliyor,ölü ve yaralı sayıları sürekli değişiyordu.bir süre tamamen haber sitelerinde sürekli değişen
verilere bakmaya başladım amaçsızca.bir yandan da çeşitli yardım fikirleri öne sürülmeye başlandı.Ahmet Tezcan İstanbuldaki evini açabileceğini,kiracı bekleyenlerin kış geçene kadar depremzedeleri ağırlamasını önerdi.Erhan Çelik de destek verdi ve fikir kampanya
haline dönüştü.ilk anda İzmirden de destek olabilmek amacıyla,en azından yazlıkların açılabileceğini düşündüm.yardım derneklerinden bazıları bu işi organize edebilirdi.sonra aklımı kurcalayan bir takım şeyler oldu.buraya gelen ailelerin iş bulma
sıkıntısı,onlara ne derece garanti verilebileceği önemli sorun.en azından 4 5 ay gibi bir zamandan bahsediliyor.ki evleri çökmüş de olsa işlerini de kaybetmek istemeyecek büyük bir kesim de olacaktır.depremzedeleri kendi şehirleri dışına çıkarmak ne kadar doğruydu vs.projenin izmir ayağı da yapıldı sonrasında.Ahmet Tezcan,Erhan Çelik
ve Esra Erol birçok programda yer aldılar bugün projeyi anlatmak için.inşallah faydalı bir yardımlaşma olacak.gsm operatorlerinin,galatasaray ve fenerium'un ve diğer bir sürü markanın gecikmesiz yardımlarında sosyal medyanın,ki özellikle twitterın,etkisi tartışılmaz.

bir de enkaz altında olduğunu,kıpırdayamadığını,farelerin olduğunu,yardım beklediğini tweetleyip duran bir hesap vardı.amacı depreme dikkat çekmek olsa da IP adresinin emniyete gönderildiği söylendi.ilk anda enkaz altında herhangibir bağlantıya nasıl ulaşabilir ki sorusu geldi benim aklıma.
ama bu olay gerçek olsaydı ve kurtarılsaydı twitter marka değerini katlayıp hatta başlı başına bir efsaneye dönmez miydi? :)

doğal afetler dayanışmaya en çok ihtiyaç duyulan zamanlar ve sabıra tabi ki.
Continue reading →
Çarşamba, Ağustos 24, 2011

sonbahar

0 teşebbüs

Baharlar insan ömrünün yarısı..sordum ilkbahar mı sonbahar mı iki bahardan hangisi tercih edilir diye.İlkbahar dedi herkes tereddütsüz, tıpkı benim gibi..
ilkbahar yeşildi çünkü.Rengarenk çiçekleri vardı, tazeydi herşey. Kuşlar cıvıldıyordu, denizin dalgası bir başkaydı bu mevsimde.Güneş sıcacıktı artık dışarı çıkarken soğuktan korkmuyordu insan. Sonbaharsa soğuktu; ağaçların yaprakları yoktu, olanlar da sarıydı artık. Doğa cazibesini kaybetmişti belki de.
Oysa sonbahar soğuktan evine sığınan aile bireylerini dört duvar arasında buluştran, kolay kolay bu dört duvardan dışarı çıkmasına izin vermeyen tatlı sert bir babadır.Rehavet sonrası yürekleri birbirine hasret kalmış ev sakinlerinin hepbirlikte ince belli bardakta gelen çayı yudumlarkenki huzurudur.Akşamlar uzundur,herkes evine erkenden gider sonbaharda.Esnaflar dükkanlarını erkenden kapatır, ilkbaharın aksine sevdikleriyle geçirecek bol vakitleri vardır.Cıvıl cıvıl sokakları yoktur ama mandalin kokulu sokakları vardır.
Evsizleri düşünüp hüzünlenmeye başlamak, havanın kararmasına ve soğuğa aldırmadan evine ekmek götürebilmek için kestane pişirip satan hiç tanımadığın adama küçük bir destek olabilmek isteğidirMerhamettir aslında..
Mesai bitimi evlerine dönen yağmurda ıslanmış insanların belediye otobüslerine kendilerini atma sevinciyle birbirlerini selamlamasıdır.Bir kaynaşmadır sonbahar.
Kimi zaman sevdiklerine hasret kalabilmektir,özlemdir.Kimi zamansa özleme dayanamayıp sıcacık evinden çıkıp yağmura yakalanmaktır.Fedakarlıktır,özveridir sonbahar.
Anneler çocuklarını hastalıktan koruma amaçlı güçlü tutucu karışımlar yaparlar bu ayda.Çocuklarsa sadece annelerini kırmamak için yemeği kabul ederler karışımı.Sevginin dışa vurumudur sonbahar.
Köşene çekilcek zamanın da çoktur ya bu ayda şarkılar da anlam kazanır.Sevenler sevdiklerini,hasretliler hasretliklerini anarlar sık sık.yumuşacık bir yürektir sonbahar.
İlkbahardaki dışa dönüm,sonbaharda dört duvar arasındaki bir içe dönüme bırakır yerini.Bazen sıcacık bir çayla,bazense bir çorbayla bağlar insanları.Belki ilkbahardaki gibi doğayı değil de,kardeşliği ve sevdiklerimizi yani insanları vadediyor sonbahar.Tılsımı yeşilliğinde değil de yüreklerde..Şimdi tekrar sorsalar doğa mı sevdiklerin mi diye,bu sefer cevabımı verirken tereddüt ederim heralde..

not:karalamatadnda.blogspot.com'un 8 kasım 2009 tarihli yazısıdır.
Continue reading →

çocukluğumun efsanesi:sigara böreği :)

0 teşebbüs
Not:okuduğunuz bu yazıda olay ve ifadeler hayal gücü olup,gerçekler abartılarak aktarılmıştır:))



Efsane sigara böreği...
Sigara böreği hakkında yazmadan önce tarih araştırması yapmam gerektiğini düşündüm.Uzun bir araştırma evresi geçirdim;yani googleda search ettim."Hamurun icadından sonra ingiliz aşçı Albert Cigarette tarafından Mezopotamya topraklarında keşfedilmiştir" şeklinde bir ifade aradı gözlerim. Ama çok enterasandır ki sigara böreğinin bir tarihçesi yok. Benim çocukluğumun efsanesi bir özgeçmişe bile sahip değilmiş.Oysa benim sigara böreğiyle geçmişim çok büyük.
Aklımın yeni yeni erdiği zamanlardı,tabi bende her hayal gücü geniş çocuk gibi etrafımı inceleyip, değişik kurgular kurardım.İşte bu dönemdebir süre bizim evde sigara böreğinin yapılmadığını farkettim.Ancak misafirliğe gittiğimde ya da pastahane aracılığıyla ulaşabiliyordum sigara böreğine. Acaba neden bizim evde sigara böreği yapılmıyordu.Kesin bizim bilmediğimiz gizli bir tarifi vardı ya da belki de isminde sağlığa zararlı "sigara" kelimesi içerdiği için hoşlanmıyordu annem ve yapmıyordu.Bu şekilde hayal kurcağıma sormayı tercih etseydim muhtemelen "uğraştırıcı olduğu için","kızartma sağlığa zararlı" ya da "çok sevmiyoruz biz sen seviyorsan yapalım" şeklinde sıradan cevaplar alırdım.O zamanda sigara böreği efsane olmaktan çıkardı benim için. Onun gizli bir yanı olmalıydı..
Ayrıca hafifim,hafifsin,hafif sloganlı sıvıyağ reklamında her sigara böreği yiyen nasılda uçuyordu havada. Bu da hayal gücüme birşeyler katıp sigara böreğini daha da esrarengiz yapıyordu çocuk dünyamda..
Çocukluğumun efsanesi hayatıma nasıl girdi hatırlamıyorum ama yeri geldi soğuk kış akşamlarında deneme çıkışı yurtta karşıladı, yeri geldi çayın yanında muhabbeti süsledi.Şimdilerde ise dondurucuda hazır bekleyen kurtarıcı oldu.Tabi sebebi de annemin bu tip şeylerle uğraşmayı seven bir kızının olması.Evet severdim ben sigara böreğini yapmayı; ta ki o hazin kazaya kadar.Sevgili arkadaşlarım için özenle sardığım sigara böreklerini kızartırken telefon çaldı ve geldiklerini,almam için beklediklerini söylediler.Bekletmemek düşüncesiyle hızlı hamlelerle kızaranları çıkarıp yenilerini atıyordum ki hiç çözemediğim bi şekilde yağ kabardı ve sağ elimin orta üç parmağı hayatlarının dramını yaşadı.Yaşamayan bilmez öyle tarifsiz bir acıdır ki kızarmak..O günün ve ardıından gelen birkaç günüm oldukca acıklı oldu.Tabi o an bir daha kızartma yapmaya tövbe ettim.Yoksa bu çocukluğumun efsanesinin hayatımdaki sonu mu olacaktı.Bir tarih burada kapanıyor muydu?
Sonuç mu? Yine bir sigara böreği kızartma esnasında geliyor aklıma tüm bunlar..:))

not:karalamatadnda.blogspot.com'un 14 kasım 2009 tarihli yazısıdır.
Continue reading →

hayata bakış:vazgeçilmezler

0 teşebbüs
Mumdan dişler yapıyoruz labaratuvarda.Şöyle bir baktım etrafıma.Kimi eliyle şekillerdiriyor mumunu,kimi alet kullanıyor.Herkesin amacı aynı ama yöntemi farklı.Modeller aynı olsa da ortaya çıkanlar çeşitli.Genelledim o an durumu:Hayatı şekillendirmek..Neye dikkat ederiz hayatı belirlerken,neye göre şekillendiririz yaşamımızı?Çizgilerimiz neye göre belirlenir?







Vazgeçilmezlerimiz...Attığımız her adımda durup düşünmemizi sağlayacak çizgiler.Hayatı tamamen serbest değil de,insanın kendi kendine oluşturduğu bir çizgide belki de birtakım engellerle yaşamak..Her hamlede vazgeçilmezlerimizi düşünüp ona göre hareket etmek.
Engel deyince irkiliriz önce,itici bir kelime bilinçaltında.Oysa insanın kendi kendine koyduğu engeller, hayatına çizdiği kırmızı çizgiler olası hataları azaltan en büyük faktörlerden.Rotasız bir gemi koca bir okyanusta nasıl yalpalarsa,yönünü çizgisini belirlememiş insanlar da hayatlarını gelgitlerle yaşayıp;tıpkı bir oyuncak hamur gibi hayatın akışı tarafından şekillendirilip,rüzgarın estiği yöne sürüklenirler.
Vazgeçilmezler destektir hayatımıza.Kiminin anne ve babası vazgeçilmezi, kiminin yaradanın rızası.Çalışkan bir öğrenci okulundan derslerinden vazgeçmez,idealist bir birey vazifelerinden. Kimi sadıktır eşine çocuğuna vazgeçemez.Kiminin gelenekleri kiminin felsefi fikirleri vardır vazgeçemediği.Herkesin hayatına göre farklıdır önceliği ama işlevleri aynı.Kendine net çizgiler çizebilmiş ve o çizgileri aşmamış insanlar güçlüdür,ulaşılmazdır çevresinde.
Eğer bir adım atarken sadece kendi isteklerimiz doğrultusunda değil de başka faktörleri de irdeliyorsak bu vazgeçilmezlerimiz olduğunu gösterir,adımımızı atarken yalnız olmadığımızı.Kendimizi sınırlayabildiğimiz ölçüde cesuruzdur bir anlamda.Yoksa her yöne çekilebilen bir birey olmak en kolayı,bu da hataların kaçınılmazlığı tabi.
Peki ya çizgilerin olması sıfırlar mı hataları? Maalesef insan bazen bazen,sürüklenir ortama.İşte böyle bir zamanda sızım sızım sızlarsa ötelerden bir vicdan,pişman olur da silkelenmek isterse insan hala daha kaybetmemiştir vazgeçilmezlerini.Desteği yanındadır, çizgisi belli.
Vazgeçilmezler destektir, destekse güç.Ve insan ancak gücü ölçüsünde ayakta durur...

not:karalamatadnda.blogspot.com'un 22 kasım 2009 tarihli yazısıdır.
Continue reading →

yitik mazimin sevdası

0 teşebbüs

Köşe başı yol üstü çocukluğumun her karesi akşamsefası çiçeğiyle dolu benim. Her açık hava serüvenimde, akşamsefalarım beklerdi beni, güneşin batmakta olduğu herhangi bir köşede. Bırakır elimde ne varsa, unutur gideceğim yönü girerdim akşamsefalarının dünyasına izinsiz.Zamanı durdurur hırsla çıkarırdım içindeki siyah tohumunu. Gayretimi o dakika şahlandırır zevkle azmi birleştirir bütün tohumları teker teker ayırırdım yuvasında. Vicdanım kararsız, ama mazeretim değişmez. Hepsinin bittiğine emin olunca, biriktirdiğim tohumları dağıtmaya başlardım başka topraklara. Böylece akşamsefasını daha çok yere yayıyordum kendi dünyamca.
Hayatın akışı bana akşamsefalarımı kaybettirdi. Artık ne geçtiğim yollar, ne de köşe başları vardı bekleyenimi ağırlayan. Ben de unuttum siyahını ayıkladığım yitik mazimi.

Ve bir film sahnesi gözümün önünde. Yaz yağmuruyla başlayan bir hikaye… Zamanın ilk yaz yağmuru buluşturuyor onları ve har yaz yağmuru sihirli bir dokunuş gibi tesadüf kalıbına sığınarak getiriyor onları birbirine. Vedaları da yine bir yaz yağmuruyla oluyor.

Bilinçaltıma yüklenen içli yaz yağmurları fönlü saçı bozulmasından ya da trafiğin sıkışmasından çok daha fazlası. Gecesinde gök gürültüsüyle uyandırmaz, gündüzünde buğulu bir pencere sunar. Yaz yağmuru telaşlı bir anında dudak kıvrımındaki bir serinlik.İlk anda çözemez kaynağını bu serinliğin çevreni süzersin senden başka hisseden var mı diye.Birkaç adım sonra bu sefer tam burnunun ucuna konar bir tane daha. O an anlarsın vakit kısa bir mola vaktidir. Hemen kendini yakın bir çaycıya atar, yağmura en yakın olabilmek için bir cam kenarı seçersin. Cama vuran damlaların serin görünümüyle çayın içine sıcak sıcak akması birbirini dengeler o an. Sonrasında hayaller alır gününün telaşe anlarının yerini. Ya da bazen içinden bir çılgınlık geçer. Sığdıramazsın kıpır kıpır içini dört duvar arasına. Bir de “yaz yağmuru asitli olmadığından saçlara iyi gelir” diye bilimsel bir kılıf hazırlayıp kendine hiç istifini bozmadan yürümeye devam edersin. Konuşulmaz o dakikalarda. Yanındaki elin, başparmakla işaret parmağı arasında gizlinen sevgi damarına birleştirirsin kendininkini. Yağmur şefkatli bir anne gibi bir yandan yüzünü okşayıp konuşur, sen dinlersin puslu zihnini tamamen odaklamaya çalışarak.

Tatlı serinliği dudağımın kıvrımında hissettiğim bir anda tamda çevremi süzmeye hazırlanırken tekrar buldum kayıp mazimi. Akşamsefaları tüm sevecenliğiyle kaplamış yine bir köşe başını. Eski bir dostun hasretiyle yaklaştım, bu sefer tohumuna dokunmadan. Gökyüzünden düşen her bir katre ihtişamını artırıyor, akşamsefası zırhını kuşanmış küheylan gibi gitgide açılıyordu. Güneşin ışıltısı kayboldukça; yağmur hızlanıyor. Artık iri damlalar yıkıyordu yeryüzünün tozunu. Yağmurdan bir kaçış başlıyor, bir tek akşamsefası tılsımlı bir ayna gibi parıldıyor, kana kana içiyordu yağmurun serinliğinden. Kolay olur muydu onca kışın ardından gelen kavuşmada hasreti bir anda giderebilmek. Semadan dökülen her damlanın gönlünde bir akşamsefası, her damlada en hızlı olabilme çabası. Akşamsefası sabırsızdır bu bekleyişte belki ama ümidini hiç kaybetmez yağmuru gecikse de. İlk kavuşan nazlı bir edayla kıvrıla kıvrıla nispet eder diğerlerine. Ve nihayetinde her katre bulur kendi akşamsefasını.

Yağmurun akşamsefasına olan bağlılığı gönüllere mızrak olur. Akşamsefasının yağmura sadakati mahlukata sual.

Akşamsefalarına bakıyorum tek tek. Çiçekleri cesaretin asilliğiyle açılmış, tohumlarını gururla salıyor toprağa. Yağmur iyice hızlanıyor, akşamsefaları sonsuz bir güvenin rehavetinde. Onları yalnız bırakıp ayrılıyorum köşe başından. Yılların derinliğine hapsettiğim akşamsefası mazimi bu defa bana dokunaklı yaz yağmuru getiren. Kimi zaman bir park kenarı, kimi zaman bir köşe başı; her dudak kıvrımı serinliğinde, gözlerimin hedefi sabırsız akşamsefaları…

not:karalamatadnda.blogspot.com 'un 8 mart yazısıdır.
Continue reading →

nesiller değişirken

0 teşebbüs

yoğun dönemin durulmasıyla bir süredir ihmal ettiğimi farkettim küçük maskotumu.gece masal seanslarımız uzunca bir araya girdi.her gece 2 tanede anlaşmıştık,eğer bir gece atlarsam ertesi gün 4 tane ceza çarptırıyordum.internetten masal araştırmak o saatteki en büyük sorumluluğumdu benim.bazen üşenip kendim masal dünyasına yeni eserler katıyordum.masal anlatmanın püf noktaları vardır.ince bir ses tonuyla
yavaş ve tane tane anlatılmalı.aksi takdirde uykusu gelmez ve üçüncüyü bekler.hatta bu yöntemi başarıyla uygularsan bir taneyle bile kurtarabilirsin.
bir süredir değil masal anlatmak nadir görmeye başladığım kardeşim boşluğun rehavetindeyken ben,ara ara gelip ilginç soru bombardımanına tuttu.ben de özlemiş olmamdan heralde zekası yanaklarından fışkıran kardeşime sabırla bilimsel açıklamalarda bulundum.o yaşın çocukları meraklı tabi.bir ara olay kahramanı yanımda bitiverdi tekrarda."abla a desene" dedi.dikkatim farklı bir yerde olduğundan istemsizce kendimi doktor karşısında boğaz,bademcik muayenesi yapılıyormuş gibi hissederek, ağzımı "aa" diyerek açtım.bu sefer
tekrar "abla a de" dedi.o an ona şan dersinde gibi bir "a" sesi verdim.yüzüme hayal kırıklığıyla bakıp "abla a de" dedi tekrar."a" dedim o zaman sadece. "b" dedi ve arkasını dönüp gitti.birkaç saniye arkasından bakakaldım..yapmam gereken ne kadar basitmiş meğerse.güldüm kendi kendime.basit düşünmeyi unutuyor muyum yoksa?
ertesi gün yolda orta boylarda 60lı yaşlarda bir amca gördüm.hızlı sayılabilecek adımlarla yürüyor,bir eliyle de yanındakinin bileğini sıkıca tutmuş.ilkin bulunduğum açıdan tuttuğu bileğin sahibi görünmüyordu.o birkaç saniyede bayan olduğu belli olan ele bu kaba davranışı anlamlandırmaya çalıştım,bayansal bir düşünceyle.yanındaki bayanın görüş açıma girdi.kötü benzetmemden dolayı özür diliyorum çok,ama tanımlayacak bir örnek ilk anda algılarımda oluşan.hani arabalara konan yaya bağlı kafası ,sabit desteği olmadığı için harekete bağlı olarak farklı ivmeyle farklı yöne
sallanan fino köpekleri olur ya,bileğin sahibi bayanın da kafası aynı şekilde sallanıyordu.şimdi tıpta buna şöyle deniyor diye başlayan cümleler kurmak isterdim ama daha önce benzer vaka ile karşılaşmadığım için şuan olayın sadece duygusal kısmıyla ilgileneceğim.amcanın yüzüne baktım memnuniyetsiz bir ifade görebilecek miyim merakıyla.aksine tonton simasında sevimli bir tebessüm vardı.elin sahibiyse tam bir güven içerisinde görünüyordu,kendini çekene.fiiliyatta kaba görünen davranış gerçekte nasıl zarif bir bağlılıkmış halbuki.işte o an yapmam gerekeni yaptım ve kendimden utandım.
iki uç kuşağa şöyle bir bakınca hafiften bir de kıyas yapınca konumu yolun ortasında olan A şehrinden B şehrine giden bir aracın geride kalan ve gidilmesi gereken hız zaman yol hesaplamalarında hissettim kendimi.
bir de geçen "sen eskiden böyle heyecanlanmazdın yoksa yaşlanıyor musun" sorusunu geçiştirişim geldi aklıma.nedense içimde yaşlanmaya karşı her zaman önyargı olmuştur.şimdi bu sorunun cevabı evet mi yani?:)

not:karalamatadnda.blogspot.com 'un 30 mayıs 2010 yazısıdır.
Continue reading →
Cumartesi, Ağustos 06, 2011

Sakız hanım ve Mahur bey

1 teşebbüs


Boyası sıyrılmaya başlamış komidinin çekmecesini açtı,içinden soluk fotoğrafı çıkardı.yıllar öncesinin fotoğrafına ne zaman baksa aynı heyecanı yaşardı Sakız hanım.yıllar öncesinin hatırası o kadar tazeydi ki,Sakız hanım fotoğrafı her çekmeceye yerleştirişinde gözyaşlarına hakim olamaz,birkaç tanesini damlatarak eskimesini daha da körüklerdi.gerçi kağıdın eskimesi yüreğinde tam aksi yönde etki yapıyordu.
Son bir kez baktı tekrar fotoğrafa.Sakız hanım,Mahur bey ve oğulları Murat.yılların simalarını birbirine yaklaştırdığı 3 yüzün gülümsediği bir fotoğraf.
Sakız hanım gittikçe duygusallaşmaya,hıçkırıklarına hakim olamamaya başladı.öyle ya o gün tarihlerden 3 ekimdi.3 ekim mahur bayin vefat yıldönümü.
Aslında sadece Mahur beyin değil,Sakız hanımın da ölüm yıldönümüydü.3 yıl önce Mahur beyin ani ölümüyle kendisinin de öleceğini sanmıştı Sakız hanım.
öyle ya onsuz yaşamayalı uzun zaman olmuştu,emindi bu yolculuğun da beraber gerçekleşeceğine.ve günlerce beklemiş,hayattan kopmuş,yememiş,içmemişti Sakız hanım.günler sonra hayata tekrar adapte olabilmiş ve ardından gelen her yılın ekiminin 3ünde kavuşmayı beklemişti.bu gün de onlardan biri olmalıydı.
Oğlu Murat'ın yüzündeki gülümsemeye baktı Sakız hanım.yıllardır öyle çok özlemişti ki bu gülüşü.tek çocukları olmuştu Mahur beyle Sakız hanımın.Sakız hanım
rahatsızlık geçirmiş,rahmi alınmış ve bir daha çocuğu olamayacağı söylenmişti.oysa hem Mahur bey hem de Sakız hanım kalabalık ailelere özenir,çok gençliklerinden beri bir sürü çocuklarının olmasını isterlerdi.yine de evlatları Murat o kadar güzel bir çocuktu ki unuttular çabucak bu isteklerini.
Aslında hayat bazen erken alabiliyordu insanın sevgilerini,sevgilerini değil de sevdiklerini. Murat'ı henüz 27 yaşındayken bir kaza sonucu kaybetmişti Sakız hanım.
Murat'ın vefatından bir yıl öncesinde evde orta çaplı bir yangın çıkmış ve evlerindeki eşyaların bir kısmı yanmıştı.yananlar içinde en can acıtıcı olanlarsa bir kutu dolusu fotoğraftı. Sakız hanım bu yüzden bu fotoğrafa kalan tek miras gözüyle bakar,bir şey olmasından çok korkardı. Murat'ın içinde olduğu yangın itfaiye yardımıyla söndürülmüş eşyaların bir çoğu yanmış olmasına rağmen Murat sapasağlam çıkmıştı."sana bir şey olmadı ya."demişti Mahur bey,"gerisinin ne önemi var."
bir yıl öncesinde ona bir şey olmadı diye sevinen ailesi bir yıl sonrası Muratsız kalmaya mahkum kalmıştı.Murat sörf yapmayı çok severdi ve o haftasonu arkadaşlarıyla tatile çıkmışlardı.Sakız hanımı geceyarısı içli içli çalan telefon uyandırmış ve acı haberi vermişti.Murat akşamüstü denizde kaza geçirmiş saatlerce hastahanede kalmış ve doktor henüz kaybettileri haberini vermişti.Sakız hanım soğukkanlıydı.soğukkanlı davranmıştı bu habere.
ölüm haberini almalarının üzerinden 2 ay geçtikten sonra,Murat'ın yaklaşık 4 ay sonra yuva kuracağı Suna'yı görmeye gitti Sakız hanım.maksadı hem çeyiz niyetiyle hazırladıklarını Suna'ya vermek hem de kızı olmadığı için kızı gibi sevdiği Suna'yı görmekti.Bu sevgi daha ilk defa tanışacakları zaman gördüğünde başlamıştı.Suna, hanım hanımcık bir kızdı.
yumuşak huyluluğu ve zekasıyla etkilemişti Sakız hanımı.sohbeti hoş ve güleryüzlü Sakız hanım kendisi gibi olan gelinine ilk andan beri ısınmıştı.
Suna Murat için yıllar sonra gelen bir tür lütuftu,Sakız hanıma göre.Murat dişhekimliği stajyerliğinin son yılında çok yoğun sevmişti Özlem'i. Özlem Murat'ın hastasıydı,uzun bir tedavi süreci boyunca Murat'ın tedavisindeydi.kültürlü,güzel ve konuşkan karakteriyle Muratla iyi zaman geçirmişler,Murat içten içe bağlanmıştı Özlem'e.5 hafta boyunca her salı günü
Özlem'in tedavi günüydü.Murat ister istemez iple çekerdi Özlem'in gelişini.Özlem o yıl,mimarlık 4. sınıf öğrencisiydi.Tedavi sürecinin son gününde açılmak istemişti Murat Özlem'e ama cesaret edememişti.sadece "sık sık kontrole gel" diyebilmiş ve her gün tekrar gelir mi diye beklemişti.aradan 8 ay geçmiş ve beklediği gün gelmişti,Özlem kapıdaydı.Murat heyecanların en büyüğünü hissetmişti o an.dakikalar süren heyecanı ta ki konuşma sonunda büyük bir hüsrana dönene dek.Özlem o ay içindeki düğününün davetiyesini beraberinde getirmiş,Murat'a mutlaka gelmesini söylemişti."mutlaka geleceğim." demişti bu davete sadece Murat.onu son kez gelinliğiyle görmüş ve gözünün önünde hep öyle kalmıştı Özlem.
Sakız hanım Özlem'i Murat'ın gizlice tuttuğu defterde öğrenmişti.günlerce yemeden içmeden kesilen,doğru dürüst konuşmayan oğlunun bir sıkıntısı olduğunu anlamış ve annelik içgüdüsüyle defterini okumuştu.Murat'ı tertemiz yetiştirmişti Sakız hanım.oğlunun ne denli hassas ve güzel bir kalbi olduğunu bildiği için,yüreği parçalanmış ama bir kez daha gurur duymuştu oğluyla.
Murat son yıl biraz zorlanmış,alttan birkaç dersi kalmıştı.kalan derslerini verdikten sonra kendi muayenehanesini açmış,kısa sürede birkaç yıl içerisinde çevrede tanınmış ve sevilmişti.Güncel teknolojileri takip eden kendini yetiştiren bir gençti.katıldığı bir seminerde tanımıştı Suna'yı.henüz yeni mezun olan Suna dümdüz belinden aşağıya sarkan saçlarıyla,sakin konuşmalarıyla ilk anda içine işlemişti Murat'ın.duygularını saklamamış,kısa süre içerisinde hayatlarını birleştirme kararlarını almışlardı.Sakız hanım böylece tanımıştı Suna'yı.
Suna'nın ailesiyle beraber yaşadığı eve gitmişti çeyizlerle beraber Sakız hanım.Suna görür görmez boynuna atlamış,dakikalarca ağlamışlardı.Gideceği esnada Suna'nın annesi gizli bir yolla getirdiği tüm çeyizleri iade edip,Suna'nın bir hayatı olacağını ve bu şekilde Murat'ı hatırlatacak şeylerin ona zarar vereceğini söylemişti."Murat dirilemeyeceğine göre,hatırlaması ona her an acı verecek" demişti.Sakız hanım ilk an büyük bir hayal kırıklığı yaşamış,sonra hak vererek veda edip evden ayrılmıştı.önce oğlunu şimdi de kızını kaybetmişti.
Eşi Mahur beyle konuşmuş,küçük bir sahil kasabasına yerleşme kararı almışlardı.Mahur bey artık iyice yaşlandığı için işleriyle daha az meşgul olacak,şirketini güvenilir ellere teslim edecekti.
5 yıl kadar ikinci baharlarını yaşamışlardı Sakız hanım ve Mahur bey.oğulları Murat'ı sık sık hatırlıyor,dualarıyla sevindiriyorlardı.Mahur bey kimya mühendisiydi.bir ilaç firması kurmuş başta yöneticilik ve mühendisliğini üstlenmiş,ardından gitgide işlerini büyütüp,büyük bir şirket haline gelmişti.Sakız hanım matematik öğretmeniydi.Şehirde yoğun bir hayat sürdükleri için sahil kasabası fikri ikisine de hoş gelmişti.Sakız hanım çiçekleri çok sevdiği için bahçenin
her köşesi rengarenk çiçeklerle süslüydü.Mahur bey de sulamayı severdi Sakız hanımın çiçeklerini.
iyice gençlik yıllarında bir gün Mahur'un annesinden tarçınlı kurabiyeyi çok sevdiğini duymuştu Sakız hanım.evdeki bütün tarçınlı kurabiye tariflerini bulmuş,içine sinsin diye hepsini denemiş ve bir paket hazırlamıştı Mahur bey için.her tarçın sevmeyen insan gibi Sakız hanıma da tarçın kokusu çok büyük rahatsızlık vermesine rağmen.paketi ne yolla vereceğini şaşırmış,Mahur beyin annesinin evden gideceği vakti beklemişti.sonunda kapıya kadar gelmiş,çekinip geri dönmeyi düşünmüş en son da paketi kapıya koyarak zile basıp saklanmıştı.o an göz göze gelmekten çekinmiş ama tepkisini merak ettiği için gizlice izlemişti Mahur beyi.
Ve tarçınlı kurabiye Mahur beyi simgelemiş,günden güne ustalaşmıştı Sakız hanım.Mahur bey her tarçınlı kurabiyede ilkindekiyle aynı heyecanı aldığını söylerdi.Sakız hanım en başlarda ne kadar rahatsız olsa da tarçınlı kurabiye kokusundan,Mahur beye hiç hissettirmedi mahcup hissetmesin diye.Zamanla o da sevmişti Mahur beyin tarçınlı kurabiyelerini.tarçınlı kurabiye Mahur bey demekti ve fedakarlığın büyüğü gibi kurabiye boyutlarındaki küçücüğü bile hissettirmeden hiç yokmuş gibi davranıldığında güzeldi.günlerden bir gün Sakız hanım artık ustalaştığı tarçınlı kurabiyelerinden yapmış,Mahur bey yine aynı heyecanla yerken kurabiyelerini, bir deste zımbalı kağıt uzatmıştı Sakız hanımın eline,okumasını istemişti.Sakız hanım okumuştu,bir peri masalıydı Mahur beyin verdiği.ama son kısmı eksik olan bu masalı neden verdiğini anlayamamış ve Mahur'a sormuştu."son kısmını sen bul" demişti Mahur bey.Nerden çıktığı,kimin yazdığı hakkında soru sormamasını istemişti.
Sakız masalı çok defa araştırmış,bulamamıştı.Mahur'un yazdığından şüpheleniyordu.Öyle ya daha önce ve sonra defalarca Sakız hanımın adına şiirler yazmış,farklı farklı jestlerle şiirlerini yanına sıkıştırıp Sakız hanımı duygulandırmıştı.
Kesin Mahur bey yazmış olmalı diye düşünüyor ama bir türlü tamamlayamıyordu masalı.masaldaki karanfil seven peri kızı kendi olmalıydı.Mahur masalı Sakız hanımın tamamlamasını istiyordu.
Mahur'un vefatının 3.yıldönümünde masalı tekrar okudu.eline kalemi aldı,saatlerce titreyen elleriyle kalemi tuttu ve kağıda 3 nokta koydu.
çünkü 3 nokta masalın bitmeyeceğini fısıldıyordu.çünkü yılların sevgisinin birlikteliğinin sonsuza dek süreceğini biliyordu Sakız hanım.Sakız hanım ihtiyarlığının da son demlerini yaşıyorken ve tekrar kavuşmaya bu kadar az kalmışken en güzel sonu getirmişti masallarına;sonsuzluk.



not:5 haziran 2010da açmıştım blogumu,basit şeyler adıyla.ve muhtemelen pek sürdürmeyeceğimi,tarzım olmadığını söyleyip,istikrar dilemişim kendime.o günden beri sadık olmaya çalıştım sevgili bloguma.sevimli bir yazıyla bitirmek istedim,pek hikaye yazmışlığım da yoktur ama,özellikle blogda konusunu ve tarzını belirtip hikaye görmek isteyen,bekleyen dostum vardı,kırmak olmazdı zaten.kendimden bir şeyler eklemek istedim,Murat diş hekimi,Sakız hanım da karanfil sever oldu.:)başta farklıydı ama çok sevdiğim şarkıya uyum sağlasınlar diye değiştirdim Sakız hanım ve Mahur beyin ismini,ama sadece isim benzerliği,şarkıyla.:D geri kalan her zamanki gibi "tamamen hayal ürünü olup,kişi kurum ve kuruluşlara benzetilemez." :)
blogu açmama vesile olanlardan,tasarımında yardımcı olanlara,karalama yazılarımı okuyup güzel iltifatlarda bulunan sevgili arkadaşlarıma,düzenli takip eden blogger arkadaşlara kadar hepinize çok teşekkürler.ifade yanlışları,harf hataları ve imla bozuklukları varsa affola.basit şeyler blogum süresini bilemediğim bir süre dinlenmeye çekilecek.döndüğünde herkesi aynı yerinde,aynı dinamikliğiyle görmek ister.
ve 'Basit Şeyler' yokluğunda hayatınızdaki basit şeyleri unutmamanızı istiyor.satırlarca damla sakızından,sayfalarca yeni izlediğiniz bir diziden bahsetmemizi söylüyor.böylece Büyük Şeyler yerine,basit şeyleri harcamış olursunuz diyor.
Varsa Sakız hanım ve Mahur bey gibi sevimli hayatlarınızda mutluluğunuzun devamını,yoksa da aynısından hatta daha da fazlası temennim ile...
sevgiyle kalın.
Continue reading →
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Labels